Meâric Suresi
سُوْرَةُ الْمَعَارِجِ Mekke döneminde inmiştir • 44 ayet
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ سَأَلَ سَائِلٌ بِعَذَابٍ وَاقِعٍ
seele sâilüm bi`aẕâbiv vâḳi
Bir isteyen, olacak azabı istedi
لِلْكَافِرِينَ لَيْسَ لَهُ دَافِعٌ
lilkâfirîne leyse lehû dâfi
Kâfirler için onu savacak yok
مِنَ اللَّهِ ذِي الْمَعَارِجِ
mine-llâhi ẕi-lme`âric
O, derece ve makamların sahibi Allah'tandır
تَعْرُجُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ
ta`rucü-lmelâiketü verrûḥu ileyhi fî yevmin kâne miḳdâruhû ḫamsîne elfe seneh
Melekler ve Ruh miktarı ellibin yıl süren bir gün içinde ona çıkar
فَاصْبِرْ صَبْرًا جَمِيلًا
faṣbir ṣabran cemîlâ
O halde güzel bir sabır ile sabret
إِنَّهُمْ يَرَوْنَهُ بَعِيدًا
innehüm yeravnehû be`îdâ
Çünkü onlar onu uzak görürler
وَنَرَاهُ قَرِيبًا
venerâhü ḳarîbâ
Biz ise onu yakın görüyoruz
يَوْمَ تَكُونُ السَّمَاءُ كَالْمُهْلِ
yevme tekûnü-ssemâü kelmühl
O gün gök erimiş bir maden gibi olur
وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ
vetekûnü-lcibâlü kel`ihn
Dağlar da atılmış renkli yün gibi olur
وَلَا يَسْأَلُ حَمِيمٌ حَمِيمًا
velâ yes'elü ḥamîmün ḥamîmâ
Dost dostun halini soramaz
يُبَصَّرُونَهُمْ ۚ يَوَدُّ الْمُجْرِمُ لَوْ يَفْتَدِي مِنْ عَذَابِ يَوْمِئِذٍ بِبَنِيهِ
yübeṣṣarûnehüm. yeveddü-lmücrimü lev yeftedî min `aẕâbi yevmiiẕim bibenîh
Birbirlerine gösterilirler. Suçlu o günün azabından kurtulmak için fidye vermek ister; oğullarını
وَصَاحِبَتِهِ وَأَخِيهِ
veṣâḥibetihî veeḫîh
Eşini ve kardeşini
وَفَصِيلَتِهِ الَّتِي تُؤْوِيهِ
vefeṣîletihi-lletî tü'vîh
Kendisini barındıran, içinde yetiştiği tüm ailesini
وَمَنْ فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا ثُمَّ يُنْجِيهِ
vemen fi-l'arḍi cemî`an ŝümme yüncîh
Ve yeryüzünde bulunanların hepsini ki, tek kendini kurtarabilsin
كَلَّا ۖ إِنَّهَا لَظَىٰ
kellâ. innehâ leżâ
Hayır, o alevlenen bir ateştir
نَزَّاعَةً لِلشَّوَىٰ
nezzâ`atel lişşevâ
Derileri kavurur, soyar
تَدْعُو مَنْ أَدْبَرَ وَتَوَلَّىٰ
ted`û men edbera vetevellâ
Çağırır, sırtını dönüp gideni
وَجَمَعَ فَأَوْعَىٰ
veceme`a feev`â
Mal toplayıp kasada yığanı
۞ إِنَّ الْإِنْسَانَ خُلِقَ هَلُوعًا
inne-l'insâne ḫuliḳa helû`â
Doğrusu insan dayanıksız ve huysuz yaratılmıştır
إِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ جَزُوعًا
iẕâ messehü-şşerru cezû`â
Kendisine kötülük dokundu mu sızlanır
وَإِذَا مَسَّهُ الْخَيْرُ مَنُوعًا
veiẕâ messehü-lḫayru menû`â
Kendisine hayır dokundu mu cimrilik eder
إِلَّا الْمُصَلِّينَ
ille-lmüṣallîn
Ancak namaz kılanlar bunun dışındadır
الَّذِينَ هُمْ عَلَىٰ صَلَاتِهِمْ دَائِمُونَ
elleẕîne hüm `alâ ṣalâtihim dâimûn
Onlar ki namazlarını sürekli kılarlar
وَالَّذِينَ فِي أَمْوَالِهِمْ حَقٌّ مَعْلُومٌ
velleẕîne fî emvâlihim ḥaḳḳum ma`lûm
Onların mallarında belli bir hak vardır
لِلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ
lissâili velmaḥrûm
Hem isteyen için, hem de istemekten utanan yoksul için
وَالَّذِينَ يُصَدِّقُونَ بِيَوْمِ الدِّينِ
velleẕîne yüṣaddiḳûne biyevmi-ddîn
Onlar ki ceza gününü tasdik ederler
وَالَّذِينَ هُمْ مِنْ عَذَابِ رَبِّهِمْ مُشْفِقُونَ
velleẕîne hüm min `aẕâbi rabbihim müşfiḳûn
Rablerinin azabından korkarlar
إِنَّ عَذَابَ رَبِّهِمْ غَيْرُ مَأْمُونٍ
inne `aẕâbe rabbihim gayru me'mûn
Çünkü Rablerinin azabından emin olunmaz
وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَ
velleẕîne hüm lifürûcihim ḥâfiżûn
Onlar ki ırzlarını korurlar
إِلَّا عَلَىٰ أَزْوَاجِهِمْ أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ فَإِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُومِينَ
illâ `alâ ezvâcihim ev mâ meleket eymânühüm feinnehüm gayru melûmîn
Ancak zevcelerine ve cariyelerine karşı hariç. Çünkü onlara yaklaştıklarında kınanmazlar
فَمَنِ ابْتَغَىٰ وَرَاءَ ذَٰلِكَ فَأُولَٰئِكَ هُمُ الْعَادُونَ
femeni-btegâ verâe ẕâlike feülâike hümü-l`âdûn
Bundan ötesini isteyenler, var ya işte onlar haddi aşanlardır
وَالَّذِينَ هُمْ لِأَمَانَاتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَاعُونَ
velleẕîne hüm liemânâtihim ve`ahdihim râ`ûn
Onlar emanetlerini ve ahitlerini gözetirler
وَالَّذِينَ هُمْ بِشَهَادَاتِهِمْ قَائِمُونَ
velleẕîne hüm bişehâdetihim ḳâimûn
Şahitliklerinde dürüsttürler
وَالَّذِينَ هُمْ عَلَىٰ صَلَاتِهِمْ يُحَافِظُونَ
velleẕîne hüm `alâ ṣalâtihim yüḥâfiżûn
Namazlarına devam ederler
أُولَٰئِكَ فِي جَنَّاتٍ مُكْرَمُونَ
ülâike fî cennâtim mükramûn
İşte bunlar cennetlerde ağırlanırlar
فَمَالِ الَّذِينَ كَفَرُوا قِبَلَكَ مُهْطِعِينَ
femâ lilleẕîne keferû ḳibeleke mühti`în
Şimdi ne oluyor o inkâr edenlere ki, sana doğru boyunlarını uzatarak koşuyorlar
عَنِ الْيَمِينِ وَعَنِ الشِّمَالِ عِزِينَ
ani-lyemîni ve`ani-şşimâli `izîn
Sağdan ve soldan bölük bölük
أَيَطْمَعُ كُلُّ امْرِئٍ مِنْهُمْ أَنْ يُدْخَلَ جَنَّةَ نَعِيمٍ
eyaṭme`u küllü-mriim minhüm ey yüdḫale cennete ne`îm
Onlardan herbiri, bir nimet cennetine sokulacağını mı umuyor
كَلَّا ۖ إِنَّا خَلَقْنَاهُمْ مِمَّا يَعْلَمُونَ
kellâ. innâ ḫalaḳnâhüm mimmâ ya`lemûn
Hayır, biz onları bildikleri şeyden yarattık
فَلَا أُقْسِمُ بِرَبِّ الْمَشَارِقِ وَالْمَغَارِبِ إِنَّا لَقَادِرُونَ
felâ uḳsimü birabbi-lmeşâriḳi velmegâribi innâ leḳâdirûn
Artık o doğuların ve batıların Rabbine yemine ne gerek, elbette bizim gücümüz yeter
عَلَىٰ أَنْ نُبَدِّلَ خَيْرًا مِنْهُمْ وَمَا نَحْنُ بِمَسْبُوقِينَ
alâ en nübeddile ḫayram minhüm vemâ naḥnü bimesbûḳîn
Onları kendilerinden daha hayırlı olanlarla değiştirebiliriz ve bizim önümüze geçilmez
فَذَرْهُمْ يَخُوضُوا وَيَلْعَبُوا حَتَّىٰ يُلَاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذِي يُوعَدُونَ
feẕerhüm yeḫûḍû veyel`abû ḥattâ yülâḳû yevmehümü-lleẕî yû`adûn
O halde bırak onları, kendilerine vaad edilen günlerine kavuşuncaya kadar dalıp oynayadursunlar
يَوْمَ يَخْرُجُونَ مِنَ الْأَجْدَاثِ سِرَاعًا كَأَنَّهُمْ إِلَىٰ نُصُبٍ يُوفِضُونَ
yevme yaḫrucûne mine-l'ecdâŝi sirâ`an keennehüm ilâ nüṣubiy yûfiḍûn
O gün kabirlerden hızlı hızlı çıkacaklar, sanki putlara gidiyorlarmış gibi fırlayacaklar
خَاشِعَةً أَبْصَارُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ ۚ ذَٰلِكَ الْيَوْمُ الَّذِي كَانُوا يُوعَدُونَ
ḫâşi`aten ebṣâruhüm terheḳuhüm ẕilleh. ẕâlike-lyevmü-lleẕî kânû yû`adûn
Gözleri düşük, kendilerini bir alçaklık saracak da saracak. İşte onlara vaad edilen gün, o gündür
Meal: Elmalılı Hamdi Yazır • Türkçe okunuş (çeviriyazı): Muhammet Abay • Arapça metin ve kaynaklar: Tanzil