Zâriyât Suresi
سُوْرَةُ الذَّارِياتِ Mekke döneminde inmiştir • 60 ayet
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ وَالذَّارِيَاتِ ذَرْوًا
veẕẕâriyâti ẕervâ
O tozdurup savuranlara
فَالْحَامِلَاتِ وِقْرًا
felḥâmilâti viḳrâ
Derken bir ağırlık taşıyanlara
فَالْجَارِيَاتِ يُسْرًا
felcâriyâti yüsrâ
Derken bir kolaylıkla akanlara
فَالْمُقَسِّمَاتِ أَمْرًا
felmüḳassimâti emrâ
Derken bir emir taksim edenlere andolsun ki
إِنَّمَا تُوعَدُونَ لَصَادِقٌ
innemâ tû`adûne leṣâdiḳ
O size vaad edilen elbette doğrudur
وَإِنَّ الدِّينَ لَوَاقِعٌ
veinne-ddîne levâḳi
Ceza ve hesap günü şüphesiz olacaktır
وَالسَّمَاءِ ذَاتِ الْحُبُكِ
vessemâi ẕâti-lḥubük
Yollara sahip göğe andolsun ki
إِنَّكُمْ لَفِي قَوْلٍ مُخْتَلِفٍ
inneküm lefî ḳavlim muḫtelif
Siz elbette çelişkili sözler içindesiniz
يُؤْفَكُ عَنْهُ مَنْ أُفِكَ
yü'fekü `anhü men üfik
Ondan çevrilen (imana) çevrilir
قُتِلَ الْخَرَّاصُونَ
ḳutile-lḫarrâṣûn
Kahrolsun (o fikir adına) kendi tahminlerini ileri sürenler
الَّذِينَ هُمْ فِي غَمْرَةٍ سَاهُونَ
elleẕîne hüm fî gamratin sâhûn
Onlar bir sarhoşluk ve cehalet içinde şuursuzdurlar
يَسْأَلُونَ أَيَّانَ يَوْمُ الدِّينِ
yes'elûne eyyâne yevmü-ddîn
Onlar: "Hesap ve ceza günü ne zaman?" diye soruyorlar
يَوْمَ هُمْ عَلَى النَّارِ يُفْتَنُونَ
yevme hüm `ale-nnâri yüftenûn
O gün, onların ateş üzerinde azap görecekleri gündür
ذُوقُوا فِتْنَتَكُمْ هَٰذَا الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تَسْتَعْجِلُونَ
ẕûḳû fitneteküm. hâẕe-lleẕî küntüm bihî testa`cilûn
Onlara: "Tadın inkarınızın cezasını, işte sizin acele istediğiniz budur!" denecektir
إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ
inne-lmütteḳîne fî cennâtiv ve`uyûn
Şüphesiz ki takva sahipleri Rablerinin kendilerine verdiği sevabı almış olarak cennet bahçelerinde ve pınar başlarında bulunacaklardır. Çünkü onlar bundan önce iyilik yapıyorlardı
آخِذِينَ مَا آتَاهُمْ رَبُّهُمْ ۚ إِنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذَٰلِكَ مُحْسِنِينَ
âḫiẕîne mâ âtâhüm rabbühüm. innehüm kânû ḳable ẕâlike muḥsinîn
Şüphesiz ki takva sahipleri Rablerinin kendilerine verdiği sevabı almış olarak cennet bahçelerinde ve pınar başlarında bulunacaklardır. Çünkü onlar bundan önce iyilik yapıyorlardı
كَانُوا قَلِيلًا مِنَ اللَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ
kânû ḳalîlem mine-lleyli mâ yehce`ûn
Onlar geceleyin pek az uyurlardı
وَبِالْأَسْحَارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ
vebil'esḥâri hüm yestagfirûn
Onlar seher vakitlerinde Allah'tan bağışlanma dilerlerdi
وَفِي أَمْوَالِهِمْ حَقٌّ لِلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ
vefî emvâlihim ḥaḳḳul lissâili velmaḥrûm
Onların mallarında isteyen ve istemeyen yoksullar için bir hak vardı
وَفِي الْأَرْضِ آيَاتٌ لِلْمُوقِنِينَ
vefi-l'arḍi âyâtül lilmûḳinîn
Kesin olarak inananlar için, yeryüzünde ve kendi nefislerinde nice ibretler vardır. Hiç görmüyor musunuz
وَفِي أَنْفُسِكُمْ ۚ أَفَلَا تُبْصِرُونَ
vefî enfüsiküm. efelâ tübṣirûn
Kesin olarak inananlar için, yeryüzünde ve kendi nefislerinde nice ibretler vardır. Hiç görmüyor musunuz
وَفِي السَّمَاءِ رِزْقُكُمْ وَمَا تُوعَدُونَ
vefi-ssemâi rizḳuküm vemâ tû`adûn
Sizin rızkınız da size vaad edilen sevap ve ceza da göktedir
فَوَرَبِّ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ إِنَّهُ لَحَقٌّ مِثْلَ مَا أَنَّكُمْ تَنْطِقُونَ
feverabbi-ssemâi vel'arḍi innehû leḥaḳḳum miŝle mâ enneküm tenṭiḳûn
Gök ve yerin Rabbine andolsun ki size edilen o vaad, herhalde haktır. O tıpkı sizin konuşmanız gibi gerçektir
هَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ ضَيْفِ إِبْرَاهِيمَ الْمُكْرَمِينَ
hel etâke ḥadîŝü ḍayfi ibrâhîme-lmükramîn
Ey Muhammed! İbrahim'in şerefli misafirlerinin haberi sana geldi mi
إِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقَالُوا سَلَامًا ۖ قَالَ سَلَامٌ قَوْمٌ مُنْكَرُونَ
iẕ deḫalû `aleyhi feḳâlû selâmâ. ḳâle selâm. ḳavmüm münkerûn
Hani onlar İbrahim'in huzuruna girmişlerdi de "Selam sana!" demişlerdi. İbrahim: "Size de selam" demiş, ve içinden: "Bunlar tanınmamış bir topluluk!" diye geçirmişti
فَرَاغَ إِلَىٰ أَهْلِهِ فَجَاءَ بِعِجْلٍ سَمِينٍ
ferâga ilâ ehlihî fecâe bi`iclin semîn
İbrahim, sonra ailesine giderek semiz bir buzağı (eti) getirdi
فَقَرَّبَهُ إِلَيْهِمْ قَالَ أَلَا تَأْكُلُونَ
feḳarrabehû ileyhim ḳâle elâ te'külûn
Onu önlerine sürerek: "Yemez misiniz?" dedi
فَأَوْجَسَ مِنْهُمْ خِيفَةً ۖ قَالُوا لَا تَخَفْ ۖ وَبَشَّرُوهُ بِغُلَامٍ عَلِيمٍ
feevcese minhüm ḫîfeh. ḳâlû lâ teḫaf. vebeşşerûhü bigulâmin `alîm
Yemediklerini görünce onlardan içine bir korku düştü. Onlar İbrahim'e: "Korkma!" dediler ve onu çok bilgili bir oğul ile müjdelediler
فَأَقْبَلَتِ امْرَأَتُهُ فِي صَرَّةٍ فَصَكَّتْ وَجْهَهَا وَقَالَتْ عَجُوزٌ عَقِيمٌ
feaḳbeleti-mraetühû fî ṣarratin feṣakket vechehâ veḳâlet `acûzün `aḳîm
Bunun üzerine karısı (Sâre) bir çığlık atarak geldi ve elini yüzüne vurarak: "Ben kısır bir kocakarıyım, nasıl çocuğum olur?" dedi
قَالُوا كَذَٰلِكِ قَالَ رَبُّكِ ۖ إِنَّهُ هُوَ الْحَكِيمُ الْعَلِيمُ
ḳâlû keẕâliki ḳâle rabbük. innehû hüve-lḥakîmü-l`alîm
Misafir melekler: "Evet bu böyledir. Rabbin böyle buyurdu. Gerçekten O hüküm ve hikmet sahibidir. Herşeyi hakkıyla bilir." dediler
۞ قَالَ فَمَا خَطْبُكُمْ أَيُّهَا الْمُرْسَلُونَ
ḳâle femâ ḫaṭbüküm eyyühe-lmürselûn
İbrahim, kendisine misafir olarak gelen meleklere: "Acaba sizin asıl önemli işiniz nedir ey elçiler?" dedi
قَالُوا إِنَّا أُرْسِلْنَا إِلَىٰ قَوْمٍ مُجْرِمِينَ
ḳâlû innâ ürsilnâ ilâ ḳavmim mücrimîn
Onlar: "Gerçekten biz günahkâr bir kavim (olan Lût kavmine) gönderildik
لِنُرْسِلَ عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِنْ طِينٍ
linürsile `aleyhim ḥicâratem min ṭîn
Onların üzerine çamurdan pişirilmiş sert taşlar yağdıracağız
مُسَوَّمَةً عِنْدَ رَبِّكَ لِلْمُسْرِفِينَ
müsevvemeten `inde rabbike lilmüsrifîn
O taşlardan herbirinin haddi aşanlardan kime isabet edeceği Rabbin katında işaretlenmiştir." dediler
فَأَخْرَجْنَا مَنْ كَانَ فِيهَا مِنَ الْمُؤْمِنِينَ
feaḫracnâ men kâne fîhâ mine-lmü'minîn
Nihayet biz müminlerden orada bulunan kimseleri çıkardık
فَمَا وَجَدْنَا فِيهَا غَيْرَ بَيْتٍ مِنَ الْمُسْلِمِينَ
femâ vecednâ fîhâ gayra beytim mine-lmüslimîn
Fakat biz orada müslümanlardan bir ev halkından başka kimseyi de bulamadık
وَتَرَكْنَا فِيهَا آيَةً لِلَّذِينَ يَخَافُونَ الْعَذَابَ الْأَلِيمَ
veteraknâ fîhâ âyetel lilleẕîne yeḫâfûne-l`aẕâbe-l'elîm
Biz orada acı bir azabdan korkan kimseler için bir ibret nişanesi bıraktık
وَفِي مُوسَىٰ إِذْ أَرْسَلْنَاهُ إِلَىٰ فِرْعَوْنَ بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ
vefî mûsâ iẕ erselnâhü ilâ fir`avne bisülṭânim mübîn
Musa'nın kıssasında da ibret vardır. Hani biz onu apaçık bir delille Firavun'a göndermiştik
فَتَوَلَّىٰ بِرُكْنِهِ وَقَالَ سَاحِرٌ أَوْ مَجْنُونٌ
fetevellâ biruknihî veḳâle sâḥirun ev mecnûn
Firavun ise ordusuyla birlikte yüz çevirmiş, onun hakkında: "Bu bir sihirbazdır, ya da bir delidir." demişti
فَأَخَذْنَاهُ وَجُنُودَهُ فَنَبَذْنَاهُمْ فِي الْيَمِّ وَهُوَ مُلِيمٌ
feeḫaẕnâhü vecünûdehû fenebeẕnâhüm fi-lyemmi vehüve mülîm
Nihayet biz onu ve ordularını yakalayıp hepsini denize attık. Firavun ise o sırada (inadından dolayı pişmanlık duyarak) kendi kendini kınıyordu
وَفِي عَادٍ إِذْ أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الرِّيحَ الْعَقِيمَ
vefî `âdin iẕ erselnâ `aleyhimü-rrîḥa-l`aḳîm
Âd kavminin helâkinde de bir ibret vardır. Hani biz onların üzerine köklerini kesecek bir rüzgar göndermiştik
مَا تَذَرُ مِنْ شَيْءٍ أَتَتْ عَلَيْهِ إِلَّا جَعَلَتْهُ كَالرَّمِيمِ
mâ teẕeru min şey'in etet `aleyhi illâ ce`alethü kelramîm
O rüzgar üzerine uğradığı hiçbir şeyi bırakmıyor, mutlaka onu kül gibi dağıtıyordu
وَفِي ثَمُودَ إِذْ قِيلَ لَهُمْ تَمَتَّعُوا حَتَّىٰ حِينٍ
vefî ŝemûde iẕ ḳîle lehüm temette`û ḥattâ ḥîn
Semud kavminin helâkinde de bir ibret vardır. Hani onlara: "Belirli bir süreye kadar dünyadan yararalanıp, geçinin!" denmişti
فَعَتَوْا عَنْ أَمْرِ رَبِّهِمْ فَأَخَذَتْهُمُ الصَّاعِقَةُ وَهُمْ يَنْظُرُونَ
fe`atev `an emri rabbihim feeḫaẕethümu-ṣṣâ`iḳatü vehüm yenżurûn
Onlarsa Rablerinin emrine karşı büyüklük tasladılar. Bunun üzerine kendilerini, bakıp dururlarken yıldırım yakalayıp, çarptı
فَمَا اسْتَطَاعُوا مِنْ قِيَامٍ وَمَا كَانُوا مُنْتَصِرِينَ
feme-steṭâ`û min ḳiyâmiv vemâ kânû münteṣirîn
Artık onlar, ne kendi kendilerine ayağa kalkabildiler, ne de yardım gördüler
وَقَوْمَ نُوحٍ مِنْ قَبْلُ ۖ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ
veḳavme nûḥim min ḳabl. innehüm kânû ḳavmen fâsiḳîn
Daha önce de Nuh kavmini helâk etmiştik. Çünkü onlar yoldan çıkmış fâsık bir kavimdiler
وَالسَّمَاءَ بَنَيْنَاهَا بِأَيْدٍ وَإِنَّا لَمُوسِعُونَ
vessemâe beneynâhâ bieydiv veinnâ lemûsi`ûn
Biz göğü kudretimizle bina ettik. Hiç şüphesiz biz, çok genişlik ve kudret sahibiyiz
وَالْأَرْضَ فَرَشْنَاهَا فَنِعْمَ الْمَاهِدُونَ
vel'arḍa feraşnâhâ feni`me-lmâhidûn
Yeryüzünü de biz döşedik. Bakın biz onu ne güzel döşüyoruz
وَمِنْ كُلِّ شَيْءٍ خَلَقْنَا زَوْجَيْنِ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
vemin külli şey'in ḫalaḳnâ zevceyni le`alleküm teẕekkerûn
Biz herşeyden iki çift yarattık. Umulur ki, iyice düşünürsünüz
فَفِرُّوا إِلَى اللَّهِ ۖ إِنِّي لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ مُبِينٌ
fefirrû ile-llâh. innî leküm minhü neẕîrum mübîn
Ey Muhammed! de ki: "Öyleyse Allah'a koşun, gerçekten ben size O'nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım
وَلَا تَجْعَلُوا مَعَ اللَّهِ إِلَٰهًا آخَرَ ۖ إِنِّي لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ مُبِينٌ
velâ tec`alû me`a-llâhi ilâhen âḫar. innî leküm minhü neẕîrum mübîn
Allah'la beraber başka bir tanrı uydurmayın (O'na ortak koşmayın). Gerçekten ben size O'nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım
كَذَٰلِكَ مَا أَتَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ رَسُولٍ إِلَّا قَالُوا سَاحِرٌ أَوْ مَجْنُونٌ
keẕâlike mâ ete-lleẕîne min ḳablihim mir rasûlin illâ ḳâlû sâḥirun ev mecnûn
Böylece onlardan öncekilere de herhangi bir peygamber gelince, onun hakkında da mutlaka: "Bir sihirbazdır veya bir delidir." dediler
أَتَوَاصَوْا بِهِ ۚ بَلْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ
etevâṣav bih. bel hüm ḳavmün ṭâgûn
Onlar birbirlerine bunu mu tavsiye ettiler? Hayır onlar azgın bir kavimdir
فَتَوَلَّ عَنْهُمْ فَمَا أَنْتَ بِمَلُومٍ
fetevelle `anhüm femâ ente bimelûm
Ey Muhammed! Sen onlardan yüz çevir. Artık sen kınanacak değilsin
وَذَكِّرْ فَإِنَّ الذِّكْرَىٰ تَنْفَعُ الْمُؤْمِنِينَ
veẕekkir feinne-ẕẕikrâ tenfe`u-lmü'minîn
Sen öğüt verip hatırlat. Çünkü, hatırlatmak müminlere fayda verir
وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ
vemâ ḫalaḳtü-lcinne vel'inse illâ liya`büdûn
Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım
مَا أُرِيدُ مِنْهُمْ مِنْ رِزْقٍ وَمَا أُرِيدُ أَنْ يُطْعِمُونِ
mâ ürîdü minhüm mir rizḳiv vemâ ürîdü ey yuṭ`imûn
Ben onlardan herhangi bir rızık istemiyorum. Beni yedirmelerini de istemiyorum
إِنَّ اللَّهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ
inne-llâhe hüve-rrazzâḳu ẕü-lḳuvveti-lmetîn
Şüphesiz ki, rızık veren O sağlam kuvvet sahibi olan Allah'tır
فَإِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا ذَنُوبًا مِثْلَ ذَنُوبِ أَصْحَابِهِمْ فَلَا يَسْتَعْجِلُونِ
feinne lilleẕîne żalemû ẕenûbem miŝle ẕenûbi aṣḥâbihim felâ yesta`cilûn
Şüphsiz ki, zulmedenlerin geçmiş arkadaşlarının payı gibi, dolgun bir azab payı vardır. Ama şimdi onu acele istemesinler
فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ يَوْمِهِمُ الَّذِي يُوعَدُونَ
feveylül lilleẕîne keferû miy yevmihimü-lleẕî yû`adûn
Kendilerine vaad edilen günlerinde uğrayacakaları azabdan dolayı vay inkâr edenlerin haline
Meal: Elmalılı Hamdi Yazır • Türkçe okunuş (çeviriyazı): Muhammet Abay • Arapça metin ve kaynaklar: Tanzil