Şuarâ Suresi
سُوْرَةُ الشُّعَرَآءِ Mekke döneminde inmiştir • 227 ayet
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ طسم
ṭâ-sîn-mîm
Tâ, Sîn, Mîm
تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ
tilke âyâtü-lkitâbi-lmübîn
Bunlar sana apaçık kitabın âyetleridir
لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ أَلَّا يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ
le`alleke bâḫi`un nefseke ellâ yekûnû mü'minîn
(Resulüm!) Onlar iman etmiyorlar diye adeta kendine kıyacaksın
إِنْ نَشَأْ نُنَزِّلْ عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَاءِ آيَةً فَظَلَّتْ أَعْنَاقُهُمْ لَهَا خَاضِعِينَ
in neşe' nünezzil `aleyhim mine-ssemâi âyeten feżallet a`nâḳuhüm lehâ ḫâḍi`în
Biz dilersek onların üzerlerine gökten bir âyet (mucize) indiririz de, ona boyunları eğilekalır
وَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنَ الرَّحْمَٰنِ مُحْدَثٍ إِلَّا كَانُوا عَنْهُ مُعْرِضِينَ
vemâ ye'tîhim min ẕikrim mine-rraḥmâni muḥdeŝin illâ kânû `anhü mü`riḍîn
Bununla beraber kendilerine O Rahmân'dan yeni bir öğüt gelmeyedursun, ille ondan yüz çevirirler
فَقَدْ كَذَّبُوا فَسَيَأْتِيهِمْ أَنْبَاءُ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ
feḳad keẕẕebû feseye'tîhim embâü mâ kânû bihî yestehziûn
Üstelik (ona) "yalandır" dediler; fakat onlara alay edip durdukları şeyin haberleri yakında gelecektir
أَوَلَمْ يَرَوْا إِلَى الْأَرْضِ كَمْ أَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَرِيمٍ
evelem yerav ile-l'arḍi kem embetnâ fîhâ min külli zevcin kerîm
Yeryüzüne bir bakmadılar mı? Biz orada her güzel çiftten nice bitkiler yetiştirmişiz
إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَآيَةً ۖ وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ
inne fî ẕâlike leâyeh. vemâ kâne ekŝeruhüm mü'minîn
Şüphesiz ki bunda mutlak bir âyet (nişane) vardır; ama onların çoğu iman etmezler
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ
veinne rabbeke lehüve-l`azîzü-rraḥîm
Ve şüphe yok ki Rabbin, galip ve engin merhamet sahibidir
وَإِذْ نَادَىٰ رَبُّكَ مُوسَىٰ أَنِ ائْتِ الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ
veiẕ nâdâ rabbüke mûsâ eni-'ti-lḳavme-żżâlimîn
Bir vakit de Rabbin, Musa'ya nida edip "Git o zalim kavme" dedi
قَوْمَ فِرْعَوْنَ ۚ أَلَا يَتَّقُونَ
ḳavme fir`avn. elâ yetteḳûn
Firavun kavmine, hâlâ sakınmayacaklar mı
قَالَ رَبِّ إِنِّي أَخَافُ أَنْ يُكَذِّبُونِ
ḳâle rabbi innî eḫâfü ey yükeẕẕibûn
(Musa) şöyle seslendi: "Ya Rab! Doğrusu ben korkarım ki beni yalancı sayarlar
وَيَضِيقُ صَدْرِي وَلَا يَنْطَلِقُ لِسَانِي فَأَرْسِلْ إِلَىٰ هَارُونَ
veyeḍîḳu ṣadrî velâ yenṭaliḳu lisânî feersil ilâ hârûn
Ve göğsüm daralır, dilim dönmez, onun için Harun'a da elçilik ver
وَلَهُمْ عَلَيَّ ذَنْبٌ فَأَخَافُ أَنْ يَقْتُلُونِ
velehüm `aleyye ẕembün feeḫâfü ey yaḳtülûn
Hem onların bana isnad ettikleri bir suç var. Ondan dolayı korkarım ki, hemen beni öldürürler
قَالَ كَلَّا ۖ فَاذْهَبَا بِآيَاتِنَا ۖ إِنَّا مَعَكُمْ مُسْتَمِعُونَ
ḳâle kellâ. feẕhebâ biâyâtinâ innâ me`aküm müstemi`ûn
(Allah): "Hayır hayır" buyurdu, "haydi ikiniz âyetlerimizle (mucizelerimizle) gidin. Şüphesiz ki, biz sizinle beraberiz. (Onları) işitiyoruz
فَأْتِيَا فِرْعَوْنَ فَقُولَا إِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعَالَمِينَ
fe'tiyâ fir`avne feḳûlâ innâ rasûlü rabbi-l`âlemîn
Haydin Firavun'a gidin de deyin ki: İnan biz, âlemlerin Rabbinin elçisiyiz
أَنْ أَرْسِلْ مَعَنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ
en ersil me`anâ benî isrâîl
İsrail oğullarını bizimle beraber gönder
قَالَ أَلَمْ نُرَبِّكَ فِينَا وَلِيدًا وَلَبِثْتَ فِينَا مِنْ عُمُرِكَ سِنِينَ
ḳâle elem nürabbike fînâ velîdev velebiŝte fînâ min `umürike sinîn
Â, dedi, biz seni çocukken himayemize alıp büyütmedik mi? Hayatının bir çok yıllarını aramızda geçirmedin mi
وَفَعَلْتَ فَعْلَتَكَ الَّتِي فَعَلْتَ وَأَنْتَ مِنَ الْكَافِرِينَ
vefe`alte fa`leteke-lletî fe`alte veente mine-lkâfirîn
Sonunda o yaptığın (kötü) işi de yaptın. Sen nankörün birisin
قَالَ فَعَلْتُهَا إِذًا وَأَنَا مِنَ الضَّالِّينَ
ḳâle fe`altühâ iẕev veenâ mine-ḍḍâllîn
Musa, "Ben, dedi, o işi o anda yaptım ki şaşkınlardandım
فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ فَوَهَبَ لِي رَبِّي حُكْمًا وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُرْسَلِينَ
feferartü minküm lemmâ ḫiftüküm fevehebe lî rabbî ḥukmev vece`alenî mine-lmürselîn
Sizden korkunca da hemen aranızdan kaçtım. Sonra Rabbim bana hikmet bahşetti ve beni peygamberlerden kıldı
وَتِلْكَ نِعْمَةٌ تَمُنُّهَا عَلَيَّ أَنْ عَبَّدْتَ بَنِي إِسْرَائِيلَ
vetilke ni`metün temünnühâ `aleyye en `abbette benî isrâîl
O başıma kaktığın nimet de (aslında) İsrail oğullarını kendine köle edinmiş olmandır
قَالَ فِرْعَوْنُ وَمَا رَبُّ الْعَالَمِينَ
ḳâle fir`avnü vemâ rabbü-l`âlemîn
Firavun şöyle dedi: "Âlemlerin Rabbi dediğin nedir ki
قَالَ رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا ۖ إِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ
ḳâle rabbü-ssemâvâti vel'arḍi vemâ beynehümâ. in küntüm mûḳinîn
Musa cevap olarak: "Eğer işin gerçeğini düşünüp anlayan kişiler olsanız (itiraf edersiniz ki) O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbi'dir
قَالَ لِمَنْ حَوْلَهُ أَلَا تَسْتَمِعُونَ
ḳâle limen ḥavlehû elâ testemi`ûn
(Firavun) etrafında bulunanlara: "İşitmiyor musunuz?" dedi
قَالَ رَبُّكُمْ وَرَبُّ آبَائِكُمُ الْأَوَّلِينَ
ḳâle rabbüküm verabbü âbâikümü-l'evvelîn
Musa dedi ki: "O sizin de Rabbiniz, daha önce ki atalarınızın da Rabbidir
قَالَ إِنَّ رَسُولَكُمُ الَّذِي أُرْسِلَ إِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ
ḳâle inne rasûlekümü-lleẕî ürsile ileyküm lemecnûn
(Firavun): "Size gönderilen bu elçiniz mutlaka delidir" dedi
قَالَ رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَمَا بَيْنَهُمَا ۖ إِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ
ḳâle rabbü-lmeşriḳi velmagribi vemâ beynehümâ. in küntüm ta`ḳilûn
Musa devamla şöyle söyledi: "Şayet aklınızı kullansanız (anlarsınız ki), O, doğunun, batının ve ikisinin arasında bulunanların Rabbidir
قَالَ لَئِنِ اتَّخَذْتَ إِلَٰهًا غَيْرِي لَأَجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُونِينَ
ḳâle leini-tteḫaẕte ilâhen gayrî leec`alenneke mine-lmescûnîn
Firavun: "Benden başkasını ilâh tutarsan, andolsun ki seni zindana kapatılmışlardan ederim" dedi
قَالَ أَوَلَوْ جِئْتُكَ بِشَيْءٍ مُبِينٍ
ḳâle evelev ci'tüke bişey'im mübîn
Musa sordu: "Sana apaçık bir şey getirmiş olsam da mı
قَالَ فَأْتِ بِهِ إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ
ḳâle fe'ti bihî in künte mine-ṣṣâdiḳîn
Firavun: "Haydi getir onu bakayım, doğrulardan isen" dedi
فَأَلْقَىٰ عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ ثُعْبَانٌ مُبِينٌ
feelḳâ `aṣâhü feiẕâ hiye ŝü`bânüm mübîn
Bunun üzerine Musa asâsını bırakıverdi; apaçık bir ejderha oluverdi
وَنَزَعَ يَدَهُ فَإِذَا هِيَ بَيْضَاءُ لِلنَّاظِرِينَ
veneza`a yedehû feiẕâ hiye beyḍâü linnâżirîn
Elini de (koynundan) çekti çıkardı; bakanlara bembeyaz (görünen, nur saçan bir şey) oluverdi
قَالَ لِلْمَلَإِ حَوْلَهُ إِنَّ هَٰذَا لَسَاحِرٌ عَلِيمٌ
ḳâle lilmelei ḥavlehû inne hâẕâ lesâḥirun `alîm
Firavun çevresinde bulunan ileri gelenlere: "Bu dedi, herhalde çok bilgili bir sihirbaz
يُرِيدُ أَنْ يُخْرِجَكُمْ مِنْ أَرْضِكُمْ بِسِحْرِهِ فَمَاذَا تَأْمُرُونَ
yürîdü ey yuḫriceküm min arḍiküm bisiḥrih. femâẕâ te'mürûn
Sizi sihriyle yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Şimdi ne buyurursunuz
قَالُوا أَرْجِهْ وَأَخَاهُ وَابْعَثْ فِي الْمَدَائِنِ حَاشِرِينَ
ḳâlû ercih veeḫâhü veb`aŝ fi-lmedâini ḥâşirîn
Dediler ki: "Bunu ve kardeşini eğle, şehirlere de toplayıcılar gönder
يَأْتُوكَ بِكُلِّ سَحَّارٍ عَلِيمٍ
ye'tûke bikülli seḥḥârin `alîm
Bütün bilgiç sihirbazları sana getirsinler
فَجُمِعَ السَّحَرَةُ لِمِيقَاتِ يَوْمٍ مَعْلُومٍ
fecümi`a-sseḥaratü limîḳâti yevmim ma`lûm
Böylece, sihirbazlar belli bir günün tayin edilen vaktinde bir araya getirildi
وَقِيلَ لِلنَّاسِ هَلْ أَنْتُمْ مُجْتَمِعُونَ
veḳîle linnâsi hel entüm müctemi`ûn
Halka, "Siz de toplanıyor musunuz? (Haydi çabuk olun)" denildi
لَعَلَّنَا نَتَّبِعُ السَّحَرَةَ إِنْ كَانُوا هُمُ الْغَالِبِينَ
le`allenâ nettebi`u-sseḥarate in kânû hümü-lgâlibîn
Üstün gelirlerse herhalde sihirbazlara uyarız" dediler
فَلَمَّا جَاءَ السَّحَرَةُ قَالُوا لِفِرْعَوْنَ أَئِنَّ لَنَا لَأَجْرًا إِنْ كُنَّا نَحْنُ الْغَالِبِينَ
felemmâ câe-sseḥaratü ḳâlû lifir`avne einne lenâ leecran in künnâ naḥnü-lgâlibîn
Sihirbazlar geldiklerinde Firavun'a "Şayet biz üstün gelirsek, muhakkak bize bir ücret vardır, değil mi?" dediler
قَالَ نَعَمْ وَإِنَّكُمْ إِذًا لَمِنَ الْمُقَرَّبِينَ
ḳâle ne`am veinneküm iẕel lemine-lmüḳarrabîn
Firavun cevaben: "Evet, o takdirde hiç şüphe etmeyin, gözde kimselerden olacaksınız" dedi
قَالَ لَهُمْ مُوسَىٰ أَلْقُوا مَا أَنْتُمْ مُلْقُونَ
ḳâle lehüm mûsâ elḳû mâ entüm mülḳûn
Musa onlara "Atın, ne atacaksanız" dedi
فَأَلْقَوْا حِبَالَهُمْ وَعِصِيَّهُمْ وَقَالُوا بِعِزَّةِ فِرْعَوْنَ إِنَّا لَنَحْنُ الْغَالِبُونَ
feelḳav ḥibâlehüm ve`iṣiyyehüm veḳâlû bi`izzeti fir`avne innâ lenaḥnü-lgâlibûn
Bunun üzerine iplerini ve değneklerini attılar ve "Firavun'un kudreti hakkı için şüphesiz elbette bizler galip geleceğiz" dediler
فَأَلْقَىٰ مُوسَىٰ عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ تَلْقَفُ مَا يَأْفِكُونَ
feelḳâ mûsâ `aṣâhü feiẕâ hiye telḳafü mâ ye'fikûn
Ardından Musa asâsını attı; bir de ne görsünler, onların uydurduklarını yutuyor
فَأُلْقِيَ السَّحَرَةُ سَاجِدِينَ
feülḳiye-sseḥaratü sâcidîn
Sihirbazlar derhal secdeye kapandılar
قَالُوا آمَنَّا بِرَبِّ الْعَالَمِينَ
ḳâlû âmennâ birabbi-l`âlemîn
İman ettik, dediler, Âlemlerin Rabbine
رَبِّ مُوسَىٰ وَهَارُونَ
rabbi mûsâ vehârûn
Musa ve Harun'un Rabbine
قَالَ آمَنْتُمْ لَهُ قَبْلَ أَنْ آذَنَ لَكُمْ ۖ إِنَّهُ لَكَبِيرُكُمُ الَّذِي عَلَّمَكُمُ السِّحْرَ فَلَسَوْفَ تَعْلَمُونَ ۚ لَأُقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ أَجْمَعِينَ
ḳâle âmentüm lehû ḳable en âẕene leküm. innehû lekebîrukümü-lleẕî `allemekümü-ssiḥr. felesevfe ta`lemûn. leüḳaṭṭi`anne eydiyeküm veercüleküm min ḫilâfiv veleüṣallibenneküm ecme`în
Firavun (kızgınlık içinde) dedi ki: "Ben size izin vermeden O'na iman ettiniz ha! Anlaşıldı ki o size sihri öğreten büyüğünüzmüş! Ama şimdi bileceksiniz: Andolsun, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama ke stireceğim, hepinizi çarmıha gerdireceğim
قَالُوا لَا ضَيْرَ ۖ إِنَّا إِلَىٰ رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَ
ḳâlû lâ ḍayr. innâ ilâ rabbinâ münḳalibûn
Zararı yok dediler nasıl olsa biz Rabbimize döneceğiz
إِنَّا نَطْمَعُ أَنْ يَغْفِرَ لَنَا رَبُّنَا خَطَايَانَا أَنْ كُنَّا أَوَّلَ الْمُؤْمِنِينَ
innâ naṭme`u ey yagfira lenâ rabbünâ ḫaṭâyânâ en künnâ evvele-lmü'minîn
Herhalde biz müminlerin evveli olduğumuzdan dolayı, Rabbimizin bize mağfiret buyuracağını ümit ederiz
۞ وَأَوْحَيْنَا إِلَىٰ مُوسَىٰ أَنْ أَسْرِ بِعِبَادِي إِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَ
veevḥaynâ ilâ mûsâ en esri bi`ibâdî inneküm müttebe`ûn
Biz, Musa'ya: "Kullarımı geceleyin yola çıkar, çünkü takip edileceksiniz" diye vahyettik
فَأَرْسَلَ فِرْعَوْنُ فِي الْمَدَائِنِ حَاشِرِينَ
feersele fir`avnü fi-lmedâini ḥâşirîn
Firavun da şehirlere (asker) toplayıcılar gönderdi
إِنَّ هَٰؤُلَاءِ لَشِرْذِمَةٌ قَلِيلُونَ
inne hâülâi leşirẕimetün ḳalîlûn
Esasen bunlar, sayıları azar azar, bölük pörçük bir cemaattır
وَإِنَّهُمْ لَنَا لَغَائِظُونَ
veinnehüm lenâ legâiżûn
(Böyle iken) hakkımızda çok gayz (öfke) besliyorlar
وَإِنَّا لَجَمِيعٌ حَاذِرُونَ
veinnâ lecemî`un ḥâẕirûn
Biz ise, elbette uyanık (ve tekvücut) bir cemaatız." (diyor ve dedirtiyordu)
فَأَخْرَجْنَاهُمْ مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ
feaḫracnâhüm min cennâtiv ve`uyûn
Ama (sonunda) biz, onları (Firavun ve kavmini) bahçelerden, pınarlardan
وَكُنُوزٍ وَمَقَامٍ كَرِيمٍ
vekünûziv vemeḳâmin kerîm
Hazinelerden ve şerefli makamlardan çıkardık
كَذَٰلِكَ وَأَوْرَثْنَاهَا بَنِي إِسْرَائِيلَ
keẕâlik. veevraŝnâhâ benî isrâîl
Ve onlara İsrail oğullarını mirasçı yaptık
فَأَتْبَعُوهُمْ مُشْرِقِينَ
feetbe`ûhüm müşriḳîn
Derken (Firavun ve adamları) güneş doğmuştu ki, onların ardına düştüler
فَلَمَّا تَرَاءَى الْجَمْعَانِ قَالَ أَصْحَابُ مُوسَىٰ إِنَّا لَمُدْرَكُونَ
felemmâ terâe-lcem`âni ḳâle aṣḥâbü mûsâ innâ lemüdrakûn
İki topluluk birbirini görünce, Musa'nın adamları "Eyvah, yakalandık! dediler
قَالَ كَلَّا ۖ إِنَّ مَعِيَ رَبِّي سَيَهْدِينِ
ḳâle kellâ. inne me`iye rabbî seyehdîn
Musa: "Hayır, aslâ! dedi, Rabbim şüphesiz benimledir, bana yolunu gösterecektir
فَأَوْحَيْنَا إِلَىٰ مُوسَىٰ أَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَ ۖ فَانْفَلَقَ فَكَانَ كُلُّ فِرْقٍ كَالطَّوْدِ الْعَظِيمِ
feevḥaynâ ilâ mûsâ eni-ḍrib bi`aṣâke-lbaḥr. fenfeleḳa fekâne küllü firḳin keṭṭavdi-l`ażîm
Bunun üzerine Musa'ya "Vur asân ile denize" diye vahyettik; vurunca bir infilak etti, her bölük koca bir dağ gibi oluverdi
وَأَزْلَفْنَا ثَمَّ الْآخَرِينَ
veezlefnâ ŝemme-l'âḫarîn
Ötekilerini de buraya yanaştırıvermiştik
وَأَنْجَيْنَا مُوسَىٰ وَمَنْ مَعَهُ أَجْمَعِينَ
veenceynâ mûsâ vemem me`ahû ecme`în
Musa ve beraberindekilerin hepsini kurtardık
ثُمَّ أَغْرَقْنَا الْآخَرِينَ
ŝümme agraḳne-l'âḫarîn
Sonra da ötekileri suda boğduk
إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَآيَةً ۖ وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ
inne fî ẕâlike leâyeh. vemâ kâne ekŝeruhüm mü'minîn
Şüphesiz bunda bir âyet (ibret) vardır; ama çokları iman etmiş değillerdir
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ
veinne rabbeke lehüve-l`azîzü-rraḥîm
Ve şüphesiz, işte o Rabbin, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir
وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ إِبْرَاهِيمَ
vetlü `aleyhim nebee ibrâhîm
(Resulüm!) onlara İbrahim'in kıssasını da naklet
إِذْ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِ مَا تَعْبُدُونَ
iẕ ḳâle liebîhi veḳavmihî mâ ta`büdûn
Hani o, babasına ve kavmine, "Neye tapıyorsunuz?" demişti
قَالُوا نَعْبُدُ أَصْنَامًا فَنَظَلُّ لَهَا عَاكِفِينَ
ḳâlû na`büdü aṣnâmen feneżallü lehâ `âkifîn
Birtakım putlara taparız da onlar sayesinde toplanırız" dediler
قَالَ هَلْ يَسْمَعُونَكُمْ إِذْ تَدْعُونَ
ḳâle hel yesme`ûneküm iẕ ted`ûn
İbrahim "Peki, dedi, yalvardığınızda onlar sizi işitiyorlar mı
أَوْ يَنْفَعُونَكُمْ أَوْ يَضُرُّونَ
ev yenfe`ûneküm ev yeḍurrûn
Veya size fayda veya zararları olur mu
قَالُوا بَلْ وَجَدْنَا آبَاءَنَا كَذَٰلِكَ يَفْعَلُونَ
ḳâlû bel vecednâ âbâenâ keẕâlike yef`alûn
Yok, dediler, ama biz babalarımızı böyle yapar bulduk
قَالَ أَفَرَأَيْتُمْ مَا كُنْتُمْ تَعْبُدُونَ
ḳâle eferaeytüm mâ küntüm ta`büdûn
İbrahim dedi ki: "İyi ama, ister sizin, ister önceki atalarınızın olsun, neye taptığınızı (biraz olsun) düşündünüz mü
أَنْتُمْ وَآبَاؤُكُمُ الْأَقْدَمُونَ
entüm veâbâükümü-l'aḳdemûn
İbrahim dedi ki: "İyi ama, ister sizin, ister önceki atalarınızın olsun, neye taptığınızı (biraz olsun) düşündünüz mü
فَإِنَّهُمْ عَدُوٌّ لِي إِلَّا رَبَّ الْعَالَمِينَ
feinnehüm `adüvvül lî illâ rabbe-l`âlemîn
Hep onlar benim düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi (benim dostumdur)
الَّذِي خَلَقَنِي فَهُوَ يَهْدِينِ
elleẕî ḫaleḳanî fehüve yehdîn
O ki, beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir
وَالَّذِي هُوَ يُطْعِمُنِي وَيَسْقِينِ
velleẕî hüve yuṭ`imünî veyesḳîn
Beni yediren, içirendir
وَإِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْفِينِ
veiẕâ meriḍtü fehüve yeşfîn
Hastalandığım zaman bana O, şifâ verir
وَالَّذِي يُمِيتُنِي ثُمَّ يُحْيِينِ
velleẕî yümîtünî ŝümme yuḥyîn
O ki, benim canımı alacak, sonra diriltecektir
وَالَّذِي أَطْمَعُ أَنْ يَغْفِرَ لِي خَطِيئَتِي يَوْمَ الدِّينِ
velleẕî aṭme`u ey yagfira lî ḫaṭîetî yevme-ddîn
Ve hesap günü, hatamı bağışlayacağını umduğumdur
رَبِّ هَبْ لِي حُكْمًا وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ
rabbi heb lî ḥukmev veelḥiḳnî biṣṣâliḥîn
Ya Rab! Bana hikmet (hüküm) ver ve beni iyiler (zümresin)e kat
وَاجْعَلْ لِي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الْآخِرِينَ
vec`al lî lisâne ṣidḳin fi-l'âḫirîn
Sonra gelecekler içinde beni doğrulukla anılanlardan eyle
وَاجْعَلْنِي مِنْ وَرَثَةِ جَنَّةِ النَّعِيمِ
vec`alnî miv veraŝeti cenneti-nne`îm
Ve beni naîm (nimeti bol) cennetin varislerinden eyle
وَاغْفِرْ لِأَبِي إِنَّهُ كَانَ مِنَ الضَّالِّينَ
vagfir liebî innehû kâne mine-ḍḍâllîn
Babamı da bağışla, çünkü o yanlış gidenlerdendir
وَلَا تُخْزِنِي يَوْمَ يُبْعَثُونَ
velâ tuḫzinî yevme yüb`aŝûn
(İnsanların) diriltilecekleri gün, beni mahcub etme
يَوْمَ لَا يَنْفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَ
yevme lâ yenfe`u mâlüv velâ benûn
O gün ki ne mal fayda verir ne oğullar
إِلَّا مَنْ أَتَى اللَّهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ
illâ men ete-llâhe biḳalbin selîm
Ancak Allah'a temiz bir kalple gelenler o günde (kurtuluşa erer)
وَأُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّقِينَ
veüzlifeti-lcennetü lilmütteḳîn
(O gün) Cennet müttakilere yaklaştırılmıştır
وَبُرِّزَتِ الْجَحِيمُ لِلْغَاوِينَ
vebürrizeti-lceḥîmü lilgâvîn
Azgınlar için de cehennem hortlatılmıştır
وَقِيلَ لَهُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْبُدُونَ
veḳîle lehüm eyne mâ küntüm ta`büdûn
Onlara, "Allah'ı bırakıp da taptıklarınız, hani nerede? Size yardım edebiliyorlar mı veya kendilerini kurtarabiliyorlar mı?" denilir
مِنْ دُونِ اللَّهِ هَلْ يَنْصُرُونَكُمْ أَوْ يَنْتَصِرُونَ
min dûni-llâh. hel yenṣurûneküm ev yenteṣirûn
Onlara, "Allah'ı bırakıp da taptıklarınız, hani nerede? Size yardım edebiliyorlar mı veya kendilerini kurtarabiliyorlar mı?" denilir
فَكُبْكِبُوا فِيهَا هُمْ وَالْغَاوُونَ
fekübkibû fîhâ hüm velgâvûn
Ve arkasından hep onlar (putlar ve azgınlar) o cehennemin içine fırlatılmaktadırlar
وَجُنُودُ إِبْلِيسَ أَجْمَعُونَ
vecünûdü iblîse ecme`ûn
Ve bütün o İblis orduları onun içinde birbirleriyle çekişirlerken dediler ki
قَالُوا وَهُمْ فِيهَا يَخْتَصِمُونَ
ḳâlû vehüm fîhâ yaḫteṣimûn
Ve bütün o İblis orduları onun içinde birbirleriyle çekişirlerken dediler ki
تَاللَّهِ إِنْ كُنَّا لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ
tellâhi in künnâ lefî ḍalâlim mübîn
Vallahi biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz
إِذْ نُسَوِّيكُمْ بِرَبِّ الْعَالَمِينَ
iẕ nüsevvîküm birabbi-l`âlemîn
Çünkü biz sizi, âlemlerin Rabbi ile bir seviyede tutuyorduk
وَمَا أَضَلَّنَا إِلَّا الْمُجْرِمُونَ
vemâ eḍallenâ ille-lmücrimûn
Ve bizi hep o günahkarlar saptırdı
فَمَا لَنَا مِنْ شَافِعِينَ
femâ lenâ min şâfi`în
Bak bizim için ne şefaatçiler var
وَلَا صَدِيقٍ حَمِيمٍ
velâ ṣadîḳin ḥamîm
Ne de yakın bir dost
فَلَوْ أَنَّ لَنَا كَرَّةً فَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ
felev enne lenâ kerraten fenekûne mine-lmü'minîn
Ah keşke (dünyaya) bir kere daha dönebilsek de, müminlerden olabilseydik
إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَآيَةً ۖ وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ
inne fî ẕâlike leâyeh. vemâ kâne ekŝeruhüm mü'minîn
Şüphesiz bunda bir âyet (alınacak bir ders) vardır; oysa çokları iman etmiş değillerdir
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ
veinne rabbeke lehüve-l`azîzü-rraḥîm
Ve şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir
كَذَّبَتْ قَوْمُ نُوحٍ الْمُرْسَلِينَ
keẕẕebet ḳavmü nûḥin-lmürselîn
Nuh kavmi de peygamberleri yalancılıkla itham etti
إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ نُوحٌ أَلَا تَتَّقُونَ
iẕ ḳâle lehüm eḫûhüm nûḥun elâ tetteḳûn
Hani kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti: "Siz Allah'tan korkmaz mısınız
إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ
innî leküm rasûlün emîn
Haberiniz olsun ki ben, size gönderilmiş güvenilir bir Peygamberim
فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ
fetteḳu-llâhe veeṭî`ûn
Gelin artık, Allah'tan korkun ve bana itaat edin
وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ ۖ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ الْعَالَمِينَ
vemâ es'elüküm `aleyhi min ecr. in ecriye illâ `alâ rabbi-l`âlemîn
Buna karşılık ben sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükafaatımı verecek olan ancak, âlemlerin Rabbidir
فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ
fetteḳu-llâhe veeṭî`ûn
Gelin, artık, Allah'tan korkun ve bana itaat edin
۞ قَالُوا أَنُؤْمِنُ لَكَ وَاتَّبَعَكَ الْأَرْذَلُونَ
ḳâlû enü'minü leke vettebe`ake-l'erẕelûn
Â, dediler, senin ardına hep düşük kimseler düşmüşken, biz sana hiç inanır mıyız
قَالَ وَمَا عِلْمِي بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
ḳâle vemâ `ilmî bimâ kânû ya`melûn
Nuh dedi ki: "Onların yaptıkları hakkında bir bilgim yoktur
إِنْ حِسَابُهُمْ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّي ۖ لَوْ تَشْعُرُونَ
in ḥisâbühüm illâ `alâ rabbî lev teş`urûn
Onların hesabı ancak Rabbime aittir. Düşünsenize
وَمَا أَنَا بِطَارِدِ الْمُؤْمِنِينَ
vemâ ene biṭâridi-lmü'minîn
Hem ben iman edenleri kovmaya memur değilim
إِنْ أَنَا إِلَّا نَذِيرٌ مُبِينٌ
in ene illâ neẕîrum mübîn
Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım
قَالُوا لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ يَا نُوحُ لَتَكُونَنَّ مِنَ الْمَرْجُومِينَ
ḳâlû leil lem tentehi yâ nûḥu letekûnenne mine-lmercûmîn
Dediler ki: "Ey Nuh! Eğer vazgeçmezsen, iyi bil ki, taşa tutulanlardan olacaksın
قَالَ رَبِّ إِنَّ قَوْمِي كَذَّبُونِ
ḳâle rabbi inne ḳavmî keẕẕebûn
Nuh: "Rabbim! dedi, kavmim beni yalancılıkla itham etti
فَافْتَحْ بَيْنِي وَبَيْنَهُمْ فَتْحًا وَنَجِّنِي وَمَنْ مَعِيَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ
feftaḥ beynî vebeynehüm fetḥav veneccinî vemem me`iye mine-lmü'minîn
Artık benimle onların arasında sen hükmünü ver. Beni ve beraberimdeki müminleri kurtar
فَأَنْجَيْنَاهُ وَمَنْ مَعَهُ فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ
feenceynâhü vemem me`ahû fi-lfülki-lmeşḥûn
Bunun üzerine biz de onu ve beraberindekileri, o dolu gemide taşıyarak kurtardık
ثُمَّ أَغْرَقْنَا بَعْدُ الْبَاقِينَ
ŝümme agraḳnâ ba`dü-lbâḳîn
Sonra da arkasında kalanları suda boğduk
إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَآيَةً ۖ وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ
inne fî ẕâlike leâyeh. vemâ kâne ekŝeruhüm mü'minîn
Şüphesiz bunda mutlak bir âyet (alınacak ders) vardır; ama çokları iman etmiş değillerdir
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ
veinne rabbeke lehüve-l`azîzü-rraḥîm
Ve şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir
كَذَّبَتْ عَادٌ الْمُرْسَلِينَ
keẕẕebet `âdün-lmürselîn
Âd (kavmi) de peygamberleri yalancılıkla itham etti
إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ هُودٌ أَلَا تَتَّقُونَ
iẕ ḳâle lehüm eḫûhüm hûdün elâ tetteḳûn
Hani kardeşleri Hûd onlara şöyle demişti: "Siz Allah'tan korkmaz mısınız
إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ
innî leküm rasûlün emîn
Haberiniz olsun ki ben, size gönderilmiş, güvenilir bir Peygamberim
فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ
fetteḳu-llâhe veeṭî`ûn
Gelin artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin
وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ ۖ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ الْعَالَمِينَ
vemâ es'elüküm `aleyhi min ecr. in ecriye illâ `alâ rabbi-l`âlemîn
Buna karşılık ben sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükafatımı verecek olan ancak âlemlerin Rabbidir
أَتَبْنُونَ بِكُلِّ رِيعٍ آيَةً تَعْبَثُونَ
etebnûne bikülli rî`in âyeten ta`beŝûn
Siz her tepeye bir alâmet bina edip eğlenir durur musunuz
وَتَتَّخِذُونَ مَصَانِعَ لَعَلَّكُمْ تَخْلُدُونَ
vetetteḫiẕûne meṣâni`a le`alleküm taḫlüdûn
Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz
وَإِذَا بَطَشْتُمْ بَطَشْتُمْ جَبَّارِينَ
veiẕâ beṭaştüm beṭaştüm cebbârîn
Hem tuttuğunuz zaman merhametsiz zorbalar gibi tutuyorsunuz
فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ
fetteḳu-llâhe veeṭî`ûn
Artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin
وَاتَّقُوا الَّذِي أَمَدَّكُمْ بِمَا تَعْلَمُونَ
vetteḳu-lleẕî emeddeküm bimâ ta`lemûn
O Allah'tan korkun ki, size o bildiğiniz şeyleri vermekte
أَمَدَّكُمْ بِأَنْعَامٍ وَبَنِينَ
emeddeküm bien`âmiv vebenîn
Davarlar, oğullar
وَجَنَّاتٍ وَعُيُونٍ
vecennâtiv ve`uyûn
Cennet gibi bağlar, bahçeler, pınarlar ihsan etmektedir
إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ
innî eḫâfü `aleyküm `aẕâbe yevmin `ażîm
Cidden ben sizin hakkınızda büyük bir günün azabından korkuyorum
قَالُوا سَوَاءٌ عَلَيْنَا أَوَعَظْتَ أَمْ لَمْ تَكُنْ مِنَ الْوَاعِظِينَ
ḳâlû sevâün `aleynâ eve`ażte em lem teküm mine-lvâ`iżîn
Dediler ki: "Sen ha vaaz etmişsin, ha vaaz edenlerden olmamışsın, bizce birdir
إِنْ هَٰذَا إِلَّا خُلُقُ الْأَوَّلِينَ
in hâẕâ illâ ḫulüḳu-l'evvelîn
Bu sırf eskilerin âdetidir
وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ
vemâ naḥnü bimü`aẕẕebîn
Biz azaba uğratılacak da değiliz
فَكَذَّبُوهُ فَأَهْلَكْنَاهُمْ ۗ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَآيَةً ۖ وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ
fekeẕẕebûhü feehleknâhüm. inne fî ẕâlike leâyeh. vemâ kâne ekŝeruhüm mü'minîn
Böylece onu yalancı saydılar; biz de kendilerini helak ettik. Şüphesiz bunda mutlak bir âyet (alınacak bir ders) vardır, ama çokları iman etmiş değillerdir
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ
veinne rabbeke lehüve-l`azîzü-rraḥîm
Ve şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir
كَذَّبَتْ ثَمُودُ الْمُرْسَلِينَ
keẕẕebet ŝemûdü-lmürselîn
Semûd (kavmi) de peygamberleri yalancılıkla itham etti
إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ صَالِحٌ أَلَا تَتَّقُونَ
iẕ ḳâle lehüm eḫûhüm ṣâliḥun elâ tetteḳûn
Hani kardeşleri Salih onlara şöyle demişti: "Siz Allah'tan korkmaz mısınız
إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ
innî leküm rasûlün emîn
Haberiniz olsun ki ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim
فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ
fetteḳu-llâhe veeṭî`ûn
Gelin artık, Allah'tan korkun ve bana itaat edin
وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ ۖ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ الْعَالَمِينَ
vemâ es'elüküm `aleyhi min ecr. in ecriye illâ `alâ rabbi-l`âlemîn
Buna karşılık ben sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükafatımı verecek olan ancak âlemlerin Rabbidir
أَتُتْرَكُونَ فِي مَا هَاهُنَا آمِنِينَ
etütrakûne fî mâ hâhünâ âminîn
Siz burada güven içinde bırakılacak mısınız
فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ
fî cennâtiv ve`uyûn
Bahçelerin, pınarların içinde
وَزُرُوعٍ وَنَخْلٍ طَلْعُهَا هَضِيمٌ
vezürû`iv venaḫlin ṭal`uhâ heḍîm
Ekinlerin, salkımları sarkmış hurmalar arasında
وَتَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا فَارِهِينَ
vetenḥitûne mine-lcibâli büyûten fârihîn
Ki bir de dağlardan keyifli keyifli kâşâneler oyuyorsunuz
فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ
fetteḳu-llâhe veeṭî`ûn
Gelin! Allah'tan korkun da bana itaat edin
وَلَا تُطِيعُوا أَمْرَ الْمُسْرِفِينَ
velâ tüṭî`û emra-lmüsrifîn
Yeryüzünde bozgunculuk yapıp dirlik düzenlik vermeyen bozguncuların emrine uymayın
الَّذِينَ يُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ وَلَا يُصْلِحُونَ
elleẕîne yüfsidûne fi-l'arḍi velâ yuṣliḥûn
Yeryüzünde bozgunculuk yapıp dirlik düzenlik vermeyen bozguncuların emrine uymayın
قَالُوا إِنَّمَا أَنْتَ مِنَ الْمُسَحَّرِينَ
ḳâlû innemâ ente mine-lmüseḥḥarîn
Sen dediler, olsa olsa iyice büyülenmiş birisin
مَا أَنْتَ إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا فَأْتِ بِآيَةٍ إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ
mâ ente illâ beşerum miŝlünâ. fe'ti biâyetin in künte mine-ṣṣâdiḳîn
Sen de ancak bizim gibi bir beşersin. Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi bize bir âyet (mucize) getir
قَالَ هَٰذِهِ نَاقَةٌ لَهَا شِرْبٌ وَلَكُمْ شِرْبُ يَوْمٍ مَعْلُومٍ
ḳâle hâẕihî nâḳatül lehâ şirbüv veleküm şirbü yevmim ma`lûm
Salih "İşte (mucize) bu dişi devedir; su içme hakkı (bir gün) onundur, belli bir günün içme hakkı da sizin" dedi
وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُوءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَظِيمٍ
velâ temessûhâ bisûin feye'ḫuẕeküm `aẕâbü yevmin `ażîm
Sakın ona bir kötülükle ilişmeyin, yoksa sizi büyük bir günün azabı yakalayıverir
فَعَقَرُوهَا فَأَصْبَحُوا نَادِمِينَ
fe`aḳarûhâ feaṣbeḥû nâdimîn
Derken onu kestiler; fakat pişman da oldular
فَأَخَذَهُمُ الْعَذَابُ ۗ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَآيَةً ۖ وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ
feeḫaẕehümü-l`aẕâb. inne fî ẕâlike leâyeh. vemâ kâne ekŝeruhüm mü'minîn
Çünkü kendilerini azap yakalayıverdi. Şüphesiz bunda bir âyet (alınacak bir ders) vardır, ama çokları iman etmiş değillerdir
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ
veinne rabbeke lehüve-l`azîzü-rraḥîm
Ve şüphesiz Rabbin, işte O mutlak galip ve engin merhamet sahibidir
كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍ الْمُرْسَلِينَ
keẕẕebet ḳavmü lûṭini-lmürselîn
Lût (kavmi) de peygamberleri yalancılıkla itham etti
إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ لُوطٌ أَلَا تَتَّقُونَ
iẕ ḳâle lehüm eḫûhüm lûṭun elâ tetteḳûn
Hani kardeşleri Lût onlara şöyle demişti: "Siz Allah'tan kormaz mısınız
إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ
innî leküm rasûlün emîn
Haberiniz olsun ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim
فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ
fetteḳu-llâhe veeṭî`ûn
Gelin artık, Allah'tan korkun ve bana itaat edin
وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ ۖ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ الْعَالَمِينَ
vemâ es'elüküm `aleyhi min ecr. in ecriye illâ `alâ rabbi-l`âlemîn
Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Benim mükafatımı verecek olan ancak âlemlerin Rabbidir
أَتَأْتُونَ الذُّكْرَانَ مِنَ الْعَالَمِينَ
ete'tûne-ẕẕükrâne mine-l`âlemîn
İnsanlar içinden erkeklere mi gidiyorsunuz
وَتَذَرُونَ مَا خَلَقَ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ أَزْوَاجِكُمْ ۚ بَلْ أَنْتُمْ قَوْمٌ عَادُونَ
veteẕerûne mâ ḫaleḳa leküm rabbüküm min ezvâciküm. bel entüm ḳavmün `âdûn
Bırakıyorsunuz da sizler için yarattığı eşleri! Doğrusu siz insanlıktan çıkmış bir kavimsiniz
قَالُوا لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ يَا لُوطُ لَتَكُونَنَّ مِنَ الْمُخْرَجِينَ
ḳâlû leil lem tentehi yâ lûṭu letekûnenne mine-lmuḫracîn
Onlar şöyle dediler: "Ey Lût! (Bu davadan) vazgeçmezsen, iyi bilki, sürülenlerden olacaksın
قَالَ إِنِّي لِعَمَلِكُمْ مِنَ الْقَالِينَ
ḳâle innî li`ameliküm mine-lḳâlîn
Lût "Doğrusu ben, dedi, sizin bu işinize buğzedenlerdenim
رَبِّ نَجِّنِي وَأَهْلِي مِمَّا يَعْمَلُونَ
rabbi neccinî veehlî mimmâ ya`melûn
Yâ Rabbi! Beni ve ailemi onların yapageldiklerin(in vebalin)den kurtar
فَنَجَّيْنَاهُ وَأَهْلَهُ أَجْمَعِينَ
fenecceynâhü veehlehû ecme`în
Biz de onu ve ailesinin tamamını kurtardık
إِلَّا عَجُوزًا فِي الْغَابِرِينَ
illâ `acûzen fi-lgâbirîn
Ancak (geride) bir yaşlı kadın kaldı
ثُمَّ دَمَّرْنَا الْآخَرِينَ
ŝümme demmerne-l'âḫarîn
Sonra geridekilerin hepsini helak ettik
وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ مَطَرًا ۖ فَسَاءَ مَطَرُ الْمُنْذَرِينَ
veemṭarnâ `aleyhim meṭarâ. fesâe meṭaru-lmünẕerîn
Ve üzerlerine öyle bir yağmur yağdırdık ki, (uyarılanların) o yağmuru ne kötü bir yağmurdu
إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَآيَةً ۖ وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ
inne fî ẕâlike leâyeh. vemâ kâne ekŝeruhüm mü'minîn
Şüphesiz bunda bir âyet (alınacak bir ders) vardır. Ama çokları iman etmiş değillerdir
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ
veinne rabbeke lehüve-l`azîzü-rraḥîm
Ve şüphesiz Rabbin, işte O mutlak galip ve engin merhamet sahibidir
كَذَّبَ أَصْحَابُ الْأَيْكَةِ الْمُرْسَلِينَ
keẕẕebe aṣḥâbü-l'eyketi-lmürselîn
Eyke halkı da peygamberleri yalancılıkla itham etti
إِذْ قَالَ لَهُمْ شُعَيْبٌ أَلَا تَتَّقُونَ
iẕ ḳâle lehüm şu`aybün elâ tetteḳûn
Hani Şuayb onlara şöyle demişti: "Siz Allah'tan korkmaz mısınız
إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ
innî leküm rasûlün emîn
Haberiniz olsun ki ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim
فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ
fetteḳu-llâhe veeṭî`ûn
Gelin, Allah'tan korkun ve bana itaat edin
وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ ۖ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ الْعَالَمِينَ
vemâ es'elüküm `aleyhi min ecr. in ecriye illâ `alâ rabbi-l`âlemîn
Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Benim mükafatımı verecek olan yalnız âlemlerin Rabbidir
۞ أَوْفُوا الْكَيْلَ وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْمُخْسِرِينَ
evfü-lkeyle velâ tekûnû mine-lmuḫsirîn
Ölçeği tam ölçün de hak yiyenlerden olmayın
وَزِنُوا بِالْقِسْطَاسِ الْمُسْتَقِيمِ
vezinû bilḳisṭâsi-lmüsteḳîm
Ve doğru terazi ile tartın
وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ أَشْيَاءَهُمْ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْأَرْضِ مُفْسِدِينَ
velâ tebḫasü-nnâse eşyâehüm velâ ta`ŝev fi-l'arḍi müfsidîn
Halkın eşyalarını değerinden düşürmeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın
وَاتَّقُوا الَّذِي خَلَقَكُمْ وَالْجِبِلَّةَ الْأَوَّلِينَ
vetteḳu-lleẕî ḫaleḳaküm velcibillete-l'evvelîn
O sizi ve sizden önceki nesilleri yaratan Allah'tan korkun
قَالُوا إِنَّمَا أَنْتَ مِنَ الْمُسَحَّرِينَ
ḳâlû innemâ ente mine-lmüseḥḥarîn
Onlar şöyle dediler: "Sen, olsa olsa iyice büyülenmiş birisin
وَمَا أَنْتَ إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا وَإِنْ نَظُنُّكَ لَمِنَ الْكَاذِبِينَ
vemâ ente illâ beşer miŝlünâ vein neżunnüke lemine-lkâẕibîn
Sen de bizim gibi bir beşerden başka nesin? Bil ki, biz seni ancak yalancılardan biri sayıyoruz
فَأَسْقِطْ عَلَيْنَا كِسَفًا مِنَ السَّمَاءِ إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ
feesḳiṭ `aleynâ kisefem mine-ssemâi in künte mine-ṣṣâdiḳîn
Şayet doğru sözlülerden isen, üstümüze gökten bir parça düşürüver
قَالَ رَبِّي أَعْلَمُ بِمَا تَعْمَلُونَ
ḳâle rabbî a`lemü bimâ ta`melûn
Şuayb, "Rabbim, yaptıklarınızı en iyi bilendir" dedi
فَكَذَّبُوهُ فَأَخَذَهُمْ عَذَابُ يَوْمِ الظُّلَّةِ ۚ إِنَّهُ كَانَ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ
fekeẕẕebûhü feeḫaẕehüm `aẕâbü yevmi-żżulleh. innehû kâne `aẕâbe yevmin `ażîm
Hülasa, onu yalancı saydılar da kendilerini o gölge gününün azabı yakalayıverdi. O cidden büyük bir günün azabı idi
إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَآيَةً ۖ وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ
inne fî ẕâlike leâyeh. vemâ kâne ekŝeruhüm mü'minîn
Şüphesiz bunda bir âyet (alınacak bir ders) vardır. Ama çokları iman etmiş değillerdir
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ
veinne rabbeke lehüve-l`azîzü-rraḥîm
Ve şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir
وَإِنَّهُ لَتَنْزِيلُ رَبِّ الْعَالَمِينَ
veinnehû letenzîlü rabbi-l`âlemîn
Ve muhakkak ki bu (Kur'ân) âlemlerin Rabbinin indirmesidir
نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ
nezele bihi-rrûḥu-l'emîn
(Resulüm!) Onu Rûhu'lemin (Cebrail) indirdi
عَلَىٰ قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنْذِرِينَ
alâ ḳalbike litekûne mine-lmünẕirîn
Uyarıcılardan olasın diye senin kalbin üzerine
بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُبِينٍ
bilisânin `arabiyyim mübîn
Açık parlak bir Arapça lisan ile
وَإِنَّهُ لَفِي زُبُرِ الْأَوَّلِينَ
veinnehû lefî zübüri-l'evvelîn
O, şüphesiz daha öncekilerin kitaplarında da vardı
أَوَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ آيَةً أَنْ يَعْلَمَهُ عُلَمَاءُ بَنِي إِسْرَائِيلَ
evelem yekül lehüm âyeten ey ya`lemehû `ulemâü benî isrâîl
İsrailoğulları bilginlerinin onu bilmesi, onlar için bir âyet (delil) değil midir
وَلَوْ نَزَّلْنَاهُ عَلَىٰ بَعْضِ الْأَعْجَمِينَ
velev nezzelnâhü `alâ ba`ḍi-l'a`cemîn
Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik de, bunu o okusaydı, yine de ona iman etmezlerdi
فَقَرَأَهُ عَلَيْهِمْ مَا كَانُوا بِهِ مُؤْمِنِينَ
feḳara'ehû `aleyhim mâ kânû bihî mü'minîn
Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik de, bunu o okusaydı, yine de ona iman etmezlerdi
كَذَٰلِكَ سَلَكْنَاهُ فِي قُلُوبِ الْمُجْرِمِينَ
keẕâlike seleknâhü fî ḳulûbi-lmücrimîn
Böylece onu günahkarların kalplerine soktuk. (okuyup anladılar, ama yine de) acıklı azabı görünceye kadar ona iman etmezler
لَا يُؤْمِنُونَ بِهِ حَتَّىٰ يَرَوُا الْعَذَابَ الْأَلِيمَ
lâ yü'minûne bihî ḥattâ yeravu-l`aẕâbe-l'elîm
Böylece onu günahkarların kalplerine soktuk. (okuyup anladılar, ama yine de) acıklı azabı görünceye kadar ona iman etmezler
فَيَأْتِيَهُمْ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ
feye'tiyehüm bagtetev vehüm lâ yeş`urûn
İşte bu (azab) onlara, kendileri farkında olmadan, ansızın geliverecektir
فَيَقُولُوا هَلْ نَحْنُ مُنْظَرُونَ
feyeḳûlû hel naḥnü münżarûn
O zaman "Bize (iman etmemiz için) mühlet verilir mi acaba?... diyeceklerdir
أَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ
efebi`aẕâbinâ yesta`cilûn
(Oysa dünyada iken) Onlar bizim azabımızı çarçabuk istiyorlardı
أَفَرَأَيْتَ إِنْ مَتَّعْنَاهُمْ سِنِينَ
eferaeyte im metta`nâhüm sinîn
Gördün ya artık onlara senelerce zevk ettirsek
ثُمَّ جَاءَهُمْ مَا كَانُوا يُوعَدُونَ
ŝümme câehüm mâ kânû yû`adûn
Sonra kendilerine vaad edilen (azab) gelip çatarsa
مَا أَغْنَىٰ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يُمَتَّعُونَ
mâ agnâ `anhüm mâ kânû yümette`ûn
O yaşadıkları zevkin kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır
وَمَا أَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ إِلَّا لَهَا مُنْذِرُونَ
vemâ ehleknâ min ḳaryetin illâ lehâ münẕirûn
Bununla birlikte, biz hangi memleketi helak ettikse muhakkak onu uyarıcı (peygamberleri) olmuştur
ذِكْرَىٰ وَمَا كُنَّا ظَالِمِينَ
ẕikrâ. vemâ künnâ żâlimîn
(Onlar) ihtar edilmiştir ve biz zulmetmiş değiliz
وَمَا تَنَزَّلَتْ بِهِ الشَّيَاطِينُ
vemâ tenezzelet bihi-şşeyâṭîn
Onu (Kur'ân'ı) şeytanlar indirmedi
وَمَا يَنْبَغِي لَهُمْ وَمَا يَسْتَطِيعُونَ
vemâ yembegî lehüm vemâ yesteṭî`ûn
Bu onlara hem yaraşmaz hem güçleri yetmez
إِنَّهُمْ عَنِ السَّمْعِ لَمَعْزُولُونَ
innehüm `ani-ssem`i lema`zûlûn
Şüphesiz onlar vahyi işitmekten uzak tutulmuşlardır
فَلَا تَدْعُ مَعَ اللَّهِ إِلَٰهًا آخَرَ فَتَكُونَ مِنَ الْمُعَذَّبِينَ
felâ ted`u me`a-llâhi ilâhen âḫara fetekûne mine-lmü`aẕẕebîn
O halde sakın Allah ile beraber başka tanrıya kulluk edip yalvarma, yoksa azaba uğratılanlardan olursun
وَأَنْذِرْ عَشِيرَتَكَ الْأَقْرَبِينَ
veenẕir `aşîrateke-l'aḳrabîn
(Önce) en yakın hısımlarını uyar
وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِمَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ
vaḫfiḍ cenâḥake limeni-ttebe`ake mine-lmü'minîn
Ve sana uyan müminlere kanadını indir
فَإِنْ عَصَوْكَ فَقُلْ إِنِّي بَرِيءٌ مِمَّا تَعْمَلُونَ
fein `aṣavke feḳul innî berîüm mimmâ ta`melûn
Şayet sana karşı gelirlerse, de ki: "Ben sizin yaptıklarınızdan muhakkak uzağım
وَتَوَكَّلْ عَلَى الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ
vetevekkel `ale-l`azîzi-rraḥîm
Sen O, mutlak galip ve engin merhamet sahibine güvenip dayan
الَّذِي يَرَاكَ حِينَ تَقُومُ
elleẕî yerâke ḥîne teḳûm
O ki, (gece namaza) kalktığın zaman seni görüyor
وَتَقَلُّبَكَ فِي السَّاجِدِينَ
veteḳallübeke fi-ssâcidîn
Ve secde edenler arasında dolaşmanı da (görüyor)
إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ
innehû hüve-ssemî`u-l`alîm
Çünkü her şeyi işiten, her şeyi bilen O'dur
هَلْ أُنَبِّئُكُمْ عَلَىٰ مَنْ تَنَزَّلُ الشَّيَاطِينُ
hel ünebbiüküm `alâ men tenezzelü-şşeyâṭîn
Şeytanların kime ineceğini size haber vereyim mi
تَنَزَّلُ عَلَىٰ كُلِّ أَفَّاكٍ أَثِيمٍ
tenezzelü `alâ külli effâkin eŝîm
Onlar, günaha, iftiraya düşkün olan herkesin üzerine inerler
يُلْقُونَ السَّمْعَ وَأَكْثَرُهُمْ كَاذِبُونَ
yülḳûne-ssem`a veekŝeruhüm kâẕibûn
Onlar, (şeytanlara) kulak verirler ve onların çoğu yalancıdır
وَالشُّعَرَاءُ يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُونَ
veşşu`arâü yettebi`uhümü-lgâvûn
Şairler(e gelince), onlara da sapıklar uyar
أَلَمْ تَرَ أَنَّهُمْ فِي كُلِّ وَادٍ يَهِيمُونَ
elem tera ennehüm fî külli vâdiy yehîmûn
Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmedin mi
وَأَنَّهُمْ يَقُولُونَ مَا لَا يَفْعَلُونَ
veennehüm yeḳûlûne mâ lâ yef`alûn
Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmedin mi
إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَذَكَرُوا اللَّهَ كَثِيرًا وَانْتَصَرُوا مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُوا ۗ وَسَيَعْلَمُ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَيَّ مُنْقَلَبٍ يَنْقَلِبُونَ
ille-lleẕîne âmenû ve`amilu-ṣṣâliḥâti veẕekerü-llâhe keŝîrav venteṣarû mim ba`di mâ żulimû. veseya`lemü-lleẕîne żalemû eyye münḳalebiy yenḳalibûn
Ancak iman edip iyi ameller işleyenler, Allah'ı çok çok ananlar ve haksızlığa uğratıldıklarında kendilerini savunanlar müstesna; haksızlık edenler, hangi dönüşe (hangi akibete) döndürüleceklerini yakında bileceklerdir
Meal: Elmalılı Hamdi Yazır • Türkçe okunuş (çeviriyazı): Muhammet Abay • Arapça metin ve kaynaklar: Tanzil